Konu: Hikaye ve makalelerinizi bizimle paylaşabilirsiniz. Ptsi Haz. 09, 2008 9:53 am
OTOBÜS
Büyük şehirde yaşayanlar bilirler.Bir yerden başka bir yere gitmek için çeşitli ulaşım yolları vardır.Metro olabilir,otobüs olabilir.Diyelimki otobüse bineceğiz.Ne yaparız,bize en yakın durakta bekleriz bizi almak için gelecek otobüsü.Kaçırmışsak gideni,mutlaka arkadan başkası gelir.Gelecek otobüsler hiç bitmez(mesai saatler içinde tabi).Gideceğimiz yere geldiğimizde ineriz.Ya da trafik yoğunsa,ilerde kaza olmuşsa,basarız düğmeye,kapı açılır ve biz ineriz otobüsten.Ya başka bir yol buluruz gideceğimiz yere varmak için,ya da başka bir vasıta,belki de yürürüz yol yakınsa.
Hayatta böyle işte.Yol bizim,yaşam bizim,düğmeye basacak el bizim.Ne o,ne başkası engelleyemez bizi yolumuzdan.Önümüzde mutlaka başka duraklar,başka araçlar vardır bizim için.Bir otobüs kaçtımı,başkası gelir merak etmeyin.Bu güne kadar kimse yolda kalmamıştır.Önemli olan bizim kendimize inanmamız ve varacağımız hedefi iyi belirlememizdir.
Her şeyin başı olduğu gibi sonu da olacaktır,yeni bir başlangıçta.Hayata yeniden başlamakta bizim elimizde,kaldığımız yerden devam etmekte.Yeterki biz bilelim ne istediğimizi.Hayatı yaşayan biziz çünkü,ne anne,ne baba,ne arkadaş,ne akrabalar,ne de bir başkası.Ben kendim için yaşamalıyım,sen de senin için.Kimin ne dediği önemli değil.Hayatta en başarısız insanlar kimlerdir biliyormusun?Ne derler deyipte kendine o yönde yol çizenler.Başarılı olanlarsa,ben yaparım diyen cesaretlilerdir.Kendini dinlemekten korkma çünkü seni en iyi sen bilirsin.Sen ne dersin ona bak.
Şimdi otur ve sakin kafayla düşün!Dinle bakalım içindeki sen ne diyor?
Bindiğin otobüs çok güzelse,yol açıksa ve sen rahatsan,gideceğin yere kadar git,inme sakın.Yanındaki diğer yolculara da saygı duy,sev onları.Bilki onlarda seni sevip sayıyor.Onları da dinle arada bir.Seni sevmeseler aynı otobüse binmezlerdi.
NOT : Otobüs hayatı,diğer yolcular eş ve çocukları,anayı babayı temsil ediyor.Yanlış anlaşılmasın.Çok şükür benim bindiğim otobüste,yolda,yolcularda çok güzel ve inmeğe niyetim yok)
Karımı 1998'in sonbaharında kaybettim... Yedi senelik evliliğimizin iki senesini kanser tedavisi için hastanelerde geçirmiştik. Karım, her evlilik yıldönümümüzde ikimizin fotoğrafını çerçeveler, "Bunlar bizim hayatımızın gölgeleri" derdi..
Öldüğünde, yedi tane resmimiz vardı.
97'nin bir gecesinde onu aldattım. Oysa ona, sürekli onu ne kadar çok sevdiğimi ve sonsuza kadar sadık kalacağımı söylerdim.
Ölmeden iki hafta önce yine aynı şeyi tekrarladım. Tuhaf bir gülümsemeyle baktı bana ve sadece: "Biliyorum" dedi.
İzmir'e kar yağdığı gün, yani bir ay önce, evdeydim. Fotoğraflarımıza bakıyordum yine... Her çerçevenin altında bir harf olduğunu ilk kez o gün fark ettim.
A. R. K. A. S. I. N.
Gerisi için yılları yetmemişti. Ama sanırım "Arkasına bak" yazmaya filan niyetlenmişti. Hemen çerçevelerin arkasına baktım. Hiçbir şey yoktu. Sonra bir şey dürttü beni, hepsini teker teker söktüm. İnanabiliyor musunuz, her birinin arkasından bir mektup çıktı! Geçirdiğimiz her sene için sevgi dolu sözler yazmıştı. 1997'deki resmimizin içinden çıkan zarf ise simsiyahtı.
Ve içinden şu sözler çıktı: "14 Mart 1997 / Gözlerin bana başka birine dokunmuş gibi baktı / Söylemene gerek yok, biliyorum..."
2002'deyiz. Onu kaybedeli 4, aldatalı 5 yıl oluyor. İçim acıyor şimdi. Çünkü kadınlar biliyor, hissediyor...
Sadece paylaşmak istedim. "Seni seviyorum" diyenin sevgisinden şüphe et, çünkü; aşk sessiz, sevgi dilsizdir...
Bir kadin evinden çikti , evinin önünde beyaz, uzun sakallari olan 3 yaşli adam gördü. Onlara: "Sizi tanimiyorum ama aç olmalisiniz. Lütfen evime buyurun ve birşeyler yiyin." dedi. "Kocaniz evde mi?", diye sordular. "Hayir", dedi,kadin. "Dişarda." "O zaman giremeyiz", dediler. Aksamleyin kocasi eve geldiginde kadin olanlari ona anlatti. Kocasi:"Onlara eve geldigimi söyle ve onlari eve davet et", dedi. Kadin dişari çikti ve yaşli adamlari davet etti. "Biz bir eve hep beraber girmeyiz", dediler.
Kadin: "Neden?" dedi. Yaşli adamlardan biri cevap verdi:"Onun adi 'Zenginliktir", dedi, arkadaslarindan birini göstererek. Ve bir digerini göstererek "Onun da adi 'Başari'dir, ve ben de 'Sevgiyim." Ve ekledi:"simdi eşinle konuş ve hangimizi evinize davet edeceginize karar verin", dedi. Kadin eve girdi ve olanlari kocasana anlatti. Kocasi çok sevindi. "Ne kadar harika", dedi. "Zenginligi davet edelim, gelsin ve evimize zenginlikle doldursun", dedi. Kadin:" Neden başariyi davet etmiyoruz? dedi. O sirada onlari dinlemekte olan kizlari:"Sevgiyi davet etsek daha iyi olmaz mi?", diye sordu.
"O zaman evimiz sevgiyle dolar." Adam:"Bence kizimizin tavsiyesine uyalim", dedi. "Disari çik ve Sevgiyi davet et, Sevgi bizim misafirimiz olsun", dedi. Kadin disari çikti ve Sevgiyi seçtiklerini söyledi ve Sevgiyi evlerine davet etti. Sevgi kalkti ve eve dogru yürümeye basladi. Diger iki arkadasi da kalkti ve onu takip ettiler. Kadin büyük bir şaşkinlikla:"Ben sadece Sevgiyi davet ettim, siz neden geliyorsunuz?" , diye sordu. Yaşli adam cevap verdi:"Eger siz Zenginlik veya Başariyi davet etmiş olsaydiniz, diger ikimiz kalacaktik, ama siz beni(Sevgiyi) davet ettiginiz için, Ben nereye gidersem, Basari ve Zenginlik de benimle gelir." Her nerede sevgi varsa, başari ve zenginlik de vardir.
Genç Kız Ve Erkek Arkadaşının Son Telefon Konuşmaları...
Bu kadar mı diyordu. Bu kadar mıydı? Sevgin... Ya ne sandın sen seni sevdiğimi mi? dedi "DELİKANLI". Kız yıkılmıştı.İşte tam o anda birşey söylemedi. Ağlıyordu telefonda sessizce. Bir ara kızın hıçkırıklarını duydu. Ne o yoksa ağlıyormusun? Değer mi? Senin ayrıldığını söyleriz insanlara benim için fark etmez... Genç kız hıçkırıklar içinde çıkan boğuk sesiyle bardağı taşıran son söze dayanamadı. Anlamadın mı sersem sen yada ben ne fark eder? AYRILDIĞIMIZA AĞLIYORUM... "Delikanlı" sustu!... Oysa genç kız bunları söylerken onu"SEVİYORDU". Daha öncede sevmişti. Hep sevecekti. Ama yapacak bir şey yoktu... Bu sözler karşısında direne gururu vardı. "GURUR" ve "SEVGİ" ne kadar ters kelimeler ve sonunda "SEVGİ" terazide ağır bastı... Telefonu kapatırken delikanlı soğuk bir sesle "ELVEDA", genç kız ise gururunu ayaklar altına alrak son bir defa "SENİ SEVİYORUM" dedi. Telefonu kapatırken delikanlı düşündü... Niye niye yapmıştı? Oysa onu o anda seviyordu ve bunu itiraf etmek için tekrar aradı... Fakat telefon cevap vermedi genç kızın evine gitti... Kalabalık vardı. Şaşırdı acı bir SİREN sesiyle irkildi... Biraz sonra içerden ağızının kenarında kan bulunan SOĞUK BİR CESED çıktı... Delikanlı yıkılmıştı ve göz yaşlarını tutamadı. ELVEDA dememişti... UYAN! UYAN! UYAN! dediysede duymadı genç kız bir ara delikanlı kızın elindeki buruşmuş kağıdı gördü... Buğulanmış gözlerini silerek kağıdı okudu ve genç kız şöyle yazmıştı:TÜM SEVİLENLERE VE SEVENLERE İBRET OLSUN...
Günün birinde bir çiçekle su karşılaşır ve arkadaş olurlar.
İlk önceleri güzel bir arkadaşlık olarak devam eder birliktelikleri, tabii zaman lâzımdır birbirlerini tanımak için.
Gel zaman, git zaman çiçek o kadar mutlu olur ki, mutluluktan içi içine sığmaz artık ve anlar ki, suya aşık olmuştur.
İlk kez aşık olan çiçek, etrafa kokular saçar, "Sırf senin hatırın için ey su" diye...
Öyle zaman gelir ki, artık su da içinde çiçeğe karşı bir şeyler hissetmeye başlamıştır. Zanneder ki, çiçeğe aşıktır ama su da ilk defa aşık oluyordur.
Günler ve aylar birbirini kovalar ve çiçek acaba "Su beni seviyor mu?" diye düşünmeye başlar.
Çünkü su, pek ilgilenmez çiçekle... Halbuki çiçek, alışkın değildir böyle bir sevgiye ve dayanamaz.
Çiçek, suya "Seni seviyorum der. Su, "Ben de seni seviyorum" der. Aradan zaman geçer ve çiçek yine "Seni seviyorum" der. Su, yine "Ben de" der. Çiçek, sabırlıdır. Bekler, bekler, bekler...
Artık öyle bir duruma gelir ki, çiçek koku saçamaz etrafa ve son kez suya "Seni seviyorum." der.
Su da ona "Söyledim ya ben de seni seviyorum." der ve gün gelir çiçek yataklara düşer. Hastalanmıştır çiçek artık. Rengi solmuş, çehresi sararmıştır çiçeğin. Yataklardadır artık çiçek. Su da başında bekler çiçeğin, yardımcı olmak için sevdiğine...
Bellidir ki artık çiçek ölecektir ve son kez zorlukla başını döndürerek çiçek, suya der ki; "Seni ben, gerçekten seviyorum." Çok hüzünlenir su bu durum karşısında ve son çare olarak bir doktor çağırır nedir sorun diye...Doktor gelir ve muayene eder çiçeği. Sonra şöyle der doktor: "Hastanın durumu ümitsiz artık elimizden bir şey gelmez."
Su, merak eder, sevgilisinin ölümüne sebep olan hastalık nedir diye ve sorar doktora. Doktor, şöyle bir bakar suya ve der ki: "Çiçeğin bir hastalığı yok dostum... Bu çiçek sadece susuz kalmış, ölümü onun için" der.
Ve anlamıştır artık su, sevgiliye sadece "Seni seviyorum" demek yetmemektedir...
Bu, çok yıllar önce bir ilkokul öğretmenin başından geçen bir hikayedir. Adı Bayan Thompson'du. Ve 5.sınıf öğrencilerinin önünde ayakta durduğu ilk gün onlara bir yalan söyledi. Çoğu öğretmen gibi, onlara baktı ve hepsini aynı derecede sevdiğini söyledi. Bu mümkün değildi, çünkü orada ilk sırada, sırasına adeta çökmüş gibi oturan küçük bir öğrenci vardı. Adı Teddy Stoddard. Bir önceki yıl, Bayan Thompson, Teddy'yi gözlemiş, onun diğer çocuklarla oynayamadığını; giysilerinin kirli ve kendinin de hep banyo yapması gereken bir halde olduğunu görmüştü. Ve, Teddy mutsuz da olabilirdi. Çalıştığı okulda Byan Thompson, her öğrencinin geçmişteki kayıtlarını incelemekle de görevlendirilmişti. Ve Teddy'nin bilgilerini en sona bırakmıştı. Onun dosyasını incelediğinde şaşırdı.
Çünkü birinci sınıf öğretmeni: "Teddy zeki bir çocuk ve her an gülmeye hazır. Ödevlerini düzenli olarak yapıyor ve çok iyi huylu... ve arkadaşları onunla olmaktan mutlu..." diye yazmıştı. İkinci sınıf öğretmeni: "Mükemmel bir öğrenci, arkadaşları tarafından sevilen, fakat evde annesinin amansız hastalığı onu üzüyor ve sanırım evdeki yaşamı çok zor.." diyordu. Üçüncü sınıf öğretmeni: "Annesinin ölümü onun için çok zor oldu. Babası ona yeterince ilgi gösteremiyor ve eğer bir şeyler yapılmazsa evdeki olumsuz yaşam onu etkileyecek." diye yazmıştı. Dördüncü sınıf öğretmenine gelince: "Teddy içine kapanık ve okula hiç ilgi göstermiyor, hiç arkadaşı yok ve bazen sınıfta uyuyor." demişti. Şimdi Bayan Thompson sorunu çözmüştü ve kendinden utanıyordu. Ve öğrenciler ona güzel kağıtlara sarılmış süslü kurdelelerle paketlenmiş Noel hediyeleri getirdiğinde kendini daha da kötü hissetti. Çünkü Teddy'nin armağanı kaba kahverengi bir kese kağıdına beceriksizce sarılmıştı. Bunu diğer öğrencilerin önünde açmak ona çok acı verdi. Bazıları paketten çıkan bazı taşları düşmüş ve sahte taşlardan yapılmış bileziği ve üçte biri dolu parfüm şişesini görünce gülmeye başladılar, fakat öğretmen, bileziğin ne kadar zarif olduğunu söyleyerek ve parfümden de birkaç damlayı bileğine damlatarak onların bu gülmelerini bastırdı. O gün okuldan sonra Teddy öğretmenin yanına gelerek "Bayan Thompson, bugün hep annem gibi koktunuz" dedi. Çocuklar gittikten sonra öğretmen yaklaşık bir saat kadar ağladı. O günden sonra da çocuklara okuma, yazma, matematik öğretmekten vazgeçerek onları eğitmeye başladı. Teddy'ye özel bir ilgi gösterdi. Onunla çalışırken zekasının tekrar canlandığını hissetti. Ona cesaret verdikçe çocuk gelişiyordu. Yılın sonuna dek, Teddy sınıfın en çalışkan öğrencilerinden biri olmuştu. Öğretmenin, hepinizi aynı derecede seviyorum yalanına karşın Teddy onun en sevdiği öğrenci olmuştu. Bir yıl sonra, kapısının altında bir not buldu. Teddy'dendi. Tüm yaşantısındaki en iyi öğretmenin kendisi olduğunu yazıyordu. Ondan yeni bir not alana kadar 6 yıl geçti.O notta liseyi bitirdiğini ve sınıfındaki üçüncü en iyi öğrenci olduğunu ve Bayan Thompson'un hala en hayatında gördüğü en iyi öğretmen olduğunu yazıyordu. Dört yıl sonra, bir mektup daha aldı Teddy'den. O arada zamanın onun için zor olduğunu çünkü üniversitede okuduğunu ve çok iyi dereceyle mezun olmak için çok çaba sarf etmesi gerektiğini yazıyordu. Ve Bayan Thompson hala onun hayatında tanıdığı en iyi öğretmendi. Daha sonra dört yıl daha geçti ve bir mektup daha geldi. Ve çok iyi bir dereceyle üniversiteden mezun olduğunu ama daha ileriye gitmek istediğini yazıyordu. Ve hala Bayan Thompson onun tanıdığı ve en çok sevdiği öğretmendi. Bu kez mektubun altındaki imza biraz daha uzundu. Theodore F.Stoddard Tıp Doktoru. Bu hikaye burada bitmedi. Sonra ilkbaharda bir mektup daha aldı Bayan Thompson. Teddy hayatının kızıyla tanıştığını ve evleneceğini yazmıştı. Ve babasının birkaç yıl önce öldüğünü ve Bayan Thompson'un düğünde damadın anne ve babası için ayrılan yere oturup oturamayacağını soruyordu, tabii ki oturabilirdi. Ve tahmin edin ne oldu? O törene giderken birkaç taşı düşmüş olan o bileziği taktı ve tabii ki Noel'de Teddy'nin ona verdiği ve annesi gibi koktuğunu söylediği parfümü de sürmeyi ihmal etmedi. Birbirlerini sevgiyle kucaklarlarken, Teddy onun kulağına "Bana inandığınız için çok teşekkürler Bayan Thompson, Beni önemli hissetmemi sağladığınız için ve beni böyle değiştirdiğiniz için.." diye fısıldadı. Bayan Thompson gözünde yaşlarla ona karşılık verdi: "Ben sana teşekkür ederim Teddy" dedi. "Sen yanılıyorsun. Ben sana değil, sen bana öğrettin. Seninle karşılaşıncaya kadar ben öğretmenliği bilmiyormuşum.!"
her okuduğumda gözlerimin dolduğu bir hikaye...
mahe
Konu: Geri: Hikaye ve makalelerinizi bizimle paylaşabilirsiniz. C.tesi Haz. 14, 2008 10:09 am
YASLI ADAM, karakolun üç-bes basamaklik merdivenini birkaç kez dinlenerek çiktiktan sonra, ilk gördügü memura yanasarak:
Kayip ilâni vermek istiyorum evlâdim, dedi. Ne yapmam gerekiyor?
Polis memuru, her günkü raporlardan birini yaziyordu. Antika bir daktiloyu takirdatip dururken:
Hallederiz bey amca, dedi. Herhalde torun kayboldu degil mi?
Yasli adam, dudaklari titrerken:
Annemi on yildan beri görmedim, dedi. Babami da belki en az yirmi yil...
Polis, yazmayi birakip adama döndü. Bu is elbette ki normal degildi. Ihtiyarin, susuzluktan çatlamis bir topragi andiran ve bembeyaz sakallarla çevrelenen yüzü, en az seksen yasinda olduguna delildi. Bu yüzden de elbette ki bunamis, anne ve babasinin öldügünü unutmustu.
Yasli adam, yanindaki pencereden bakarken, parkin orta yerindeki ihlamuru gösterip:
En vefali dostum bu agaç, dedi. Ayni yasta olmaliyiz herhalde. Ne zaman disari çiksam gölgesinde dinlendim, kokusunu doya doya çektim içime. Ama o da benim gibi kuruyor simdi.
Peki!.. diye lâfini kesti polis. Yakinlariniz yok mu? Dostunuz, akrabaniz?
Yakinlarim, simdi çok uzaklarda, dedi adam. Dayim, amcam, teyzem, halam kim varsa orda. Esim de öyle. Sadece iki çocugum hayatta. Onlar da bu ihtiyardan biktilar tabi.
Polis memuru, böyle tuhaf bir olaya ilk defa rastliyordu. Herhalde en çikar yol, bir ilân verir gibi görünüyor olmakti. Zaten bu ihtiyarcik, karakoldan çikar çikmaz her seyi unuturdu. Masadan bir kâgit kalem alarak:
Peki dedecim, dedi. Sen ne istiyorsan öyle yapalim. ?Annem ve babam kayboldu? yaziyoruz degil mi?
Yasli adam, küçük bir çocuk gibi hıçkırırken:
Yok be evlâdim!.. dedi. Kaybolan benim. Annem ve babam bu ilâni görürlerse, belki beni alırlar yanlarina.
hala
Konu: Geri: Hikaye ve makalelerinizi bizimle paylaşabilirsiniz. Ptsi Haz. 16, 2008 3:11 am
ßaba Sevgisi.....
Fırat henüz sekiz yaşında, ilkokul ikinci sınıfa giden, küçük, bir çocuktur. Çok akıllı ve çok çalışkandır fakat babası, öz oğluolmasına rağmen onu hiç sevmemektedir, adeta oğlundan nefret etmektedir. Bunun sebebi; Fırat`ın annesinin doğum yapması sakıncalı olduğu halde doğum yapma kararı alması ve Fırat Nehri kenarında otururken ani bir sancıyla Fırat`ı doğururken hayatını kaybetmesidir. Babası, Fırat doğduğu andan itibaren sadece > demiş ve hiç ama hiçbir zaman onunla ilgilenmemiştir. Fırat`ı halaları yetiştirir. Hüseyin, Fırat`a hiç bir şekilde babalık yapmadığı halde hep ona karışır ve bağırır hatta sokağa çıkmasını, okula gitmesini bile istemez ama bu konuda halaları, Fırat`a destek verir.
Fırat, orta okula geçtiğinde de babasının onunla ilgili düşünceleri değişmemiştir. Onun adam olmayacağını, okuyamayacağını söyler. " Eline kitap defter aldığı bile yok. Hep sokakta, oyunda, soytarılıkta laflarını ve öfkesini tekrarlayıp durur. Oysa Fırat, babasının kendisini oyun oynuyor sandığı vakitlerde günün yarısını okulda, yarısını ise bir ayakkabıcıda çalışıp para kazanarak geçirmektedir. Liseye başlayacağı zamana kadar bu böyle devam etmiştir. Ancak bir gün, halalarının konuşmasında tesadüfen babasının neden kendisini sevmediğini duymuş, çok üzülmüş ve kendini suçlu hissederek gitmeye karar vermiştir. Fırat, hem bugüne kadar biriktirdiği paralarla hem halalarının yardımıyla artık, İstanbul`da yine okuyarak ve çalışarak yaşayacaktır.
Fırat`ın gideceği gün gelmiştir. Önce halalarına şükranlarını belirtip onlarla ve arkadaşlarıyla vedalaşır. Sonra ise hayatında ilk kez babasının yanına gidip Biliyorum baba, sen beni sevmiyorsun. Ne yaptım sana onu da bilmiyorum. Anneme -beni doğur- diyen de ben değildim. Ben, annemi göremedim bile, düşünsene beni doğururken ölmüş. Sense beni hep düşman bildin oysa ben küçücüktüm daha bebektim. Peki hangimizin hali daha kötü? Hangimiz suçluyuz? Sen, bana hiç bir zaman ` Oğlum ` diye seslenmedin ama ben yinede sana `Baba ` diyorum, senden nefret etmiyorum. Artık, burada olmayacağım, sen de rahat edersin. Gidiyorum, hoşçakal baba der ve gider.
Fırat, liseyi ve ardından İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesini çok iyi derecelerle bitirmiş ve araştırmacı bir doktor olmuştur. Geçen zaman içerisinde üstün başarılar göstererek, çaresi olmayan hastalıklara çeşitli ilaçlar ve tedavi yöntemleri bularak Türk ve Dünya Tıp Tarihinin en önemli cerrahlarından biri haline gelmiştir. Tüm gazeteler, televizyonlar ondan bahsetmekte, insanlar ona gıptayla bakmaktadır. Bir gün sağlık programlarının ve tıp ile ilgili gelişmelerin yer aldığı özel bir televizyon kanalının, kendisini kutlamak üzere düzenlediği gecede bir konuşma yapar:
" Öncelikle şahsıma böyle bir gece düzenlediğiniz ve beni burada yalnız bırakmadığınız için hepinize teşekkür ederim. Bu çok onur verici bir durum ancak benim söyleyeceklerim biraz daha farklı. Evet şu an çok mutlu olmam gerekir değil mi? İşimde başarılıyım, param var, herkes benden bahsediyor, diğer dünya ülkeleride beni tanıyor, insanlar beni seviyor, sayıyor, adıma onur geceleri düzenleniyor. Çok ama çok mutlu olmalıyım oysa zerre kadar mutlu değilim. Belkide delirdiğimi düşünüyorsunuz şu an ama inanın bana eğer benim yerimde olsaydınız, benim yaşadıklarımı yaşasaydınız sizde mutlu olamazdınız.Tamam herşeyim var ama öyle bir eksik var ki benim hayatımda, sahip olduğum hiçbirşey onu bana getiremez. İşte o, babam ve baba sevgisi. Siz hiç, daha dünyaya gözlerini açar açmaz babası tarafından lanetlenen ve babasının ömrü boyunca hiç sevmediği, hep aşağıladığı bir insan gördünüz mü? Ne kadar mutlu olduğuma yada olabileceğime bakarsanız anlarsınız! İşte bu benim hayat hikayem. Lütfen kusurumabakmayın, böyle güzel ve özel bir gecede size bu durumu anlattığım için üzgünüm ama madem gece benim adıma, bende ` Fırat Ersan ` isminin dahi kin ve nefret ile konulduğunu belirtmek istedim. Sizlerden tekrar özür dilerim ve her şey için bir kez daha teşekkür ederim. "
Kaderin tuhaf bir cilvesidir. Onun, bu konuşmayı yaptığı saatlerde çalıştığı ve aynı zamanda sahibi olduğu hastaneye Elazığ`dan bir hasta sevkedilir ki bu hasta, Fırat`ın babasıdır. Nöbetçi doktorlar, ilk müdaheleleri, gerekli işlemleri, kontrolleri yaparlar ve Fırat`a haber verirler. Fırat, hastaneye gidip babasını orada o halde görünce şaşkınlıkla karışık, sevgi ile nefret arasında gidip gelen duygulara kapılmıştı. Babası yoğun bakımdaydı ve iki ay boyunca öyle kalacak, tedavisi bu şekilde sürecekti. Fırat, o iki aylık süre içerisinde babasıyla çok güzel bir şekilde, titizlikle ilgilenmiş ve işi olmadığı gecelerde yanında kalmıştır ancak içten içe, babasının kendisine yaşattıklarını unutmamakta ve onu affetmemektedir çünkü ona göre, bu saatten sonra baba demek hiç bir şey ifade etmeyecekti.
İki ay geçmiş, Hüseyin iyileşip sağlığına tamamen kavuşmuştur ancak kontrol amacıyla bir gün daha hastanede kalması gerekmektedir. Odasındaki hemşirelerin konuşmalarında ` Fırat Ersan ` adını duyunca sorar: _ Beni, oğlum mu kurtardı? Bu sırada kapıdan içeri girerken bunu duyan Fırat:
_ Hayır. Senin oğlun yok ki! O, daha doğarken ölmüş aslında ama kimse anlayamamış diyerek odadan çıkıp gider ve işte o an Hüseyin, şimdiye kadar hiç inanmadığı kader`ine ağlar..
YASLI ADAM, karakolun üç-bes basamaklik merdivenini birkaç kez dinlenerek çiktiktan sonra, ilk gördügü memura yanasarak:
Kayip ilâni vermek istiyorum evlâdim, dedi. Ne yapmam gerekiyor?
Polis memuru, her günkü raporlardan birini yaziyordu. Antika bir daktiloyu takirdatip dururken:
Hallederiz bey amca, dedi. Herhalde torun kayboldu degil mi?
Yasli adam, dudaklari titrerken:
Annemi on yildan beri görmedim, dedi. Babami da belki en az yirmi yil...
Polis, yazmayi birakip adama döndü. Bu is elbette ki normal degildi. Ihtiyarin, susuzluktan çatlamis bir topragi andiran ve bembeyaz sakallarla çevrelenen yüzü, en az seksen yasinda olduguna delildi. Bu yüzden de elbette ki bunamis, anne ve babasinin öldügünü unutmustu.
Yasli adam, yanindaki pencereden bakarken, parkin orta yerindeki ihlamuru gösterip:
En vefali dostum bu agaç, dedi. Ayni yasta olmaliyiz herhalde. Ne zaman disari çiksam gölgesinde dinlendim, kokusunu doya doya çektim içime. Ama o da benim gibi kuruyor simdi.
Peki!.. diye lâfini kesti polis. Yakinlariniz yok mu? Dostunuz, akrabaniz?
Yakinlarim, simdi çok uzaklarda, dedi adam. Dayim, amcam, teyzem, halam kim varsa orda. Esim de öyle. Sadece iki çocugum hayatta. Onlar da bu ihtiyardan biktilar tabi.
Polis memuru, böyle tuhaf bir olaya ilk defa rastliyordu. Herhalde en çikar yol, bir ilân verir gibi görünüyor olmakti. Zaten bu ihtiyarcik, karakoldan çikar çikmaz her seyi unuturdu. Masadan bir kâgit kalem alarak:
Peki dedecim, dedi. Sen ne istiyorsan öyle yapalim. ?Annem ve babam kayboldu? yaziyoruz degil mi?
Yasli adam, küçük bir çocuk gibi hiçkirirken:
Yok be evlâdim!.. dedi. Kaybolan benim. Annem ve babam bu ilâni görürlerse, belki beni alirlar yanlarina.
BUNDAN DAHA İYİ TECRÜBE Mİ OLUR!!!!!!!!!!!!! *Yaşayarak Öğrenmek*
Bir gün Napolyon düşman askerlerinden kaçarken, bir bakkal dükkanınagirmiş. Bakkala hemen kendisini saklamasını emretmiş. Bakkal da Napolyon'u müsait bir yere saklayıp, biraz sonra gelen düşmanları da - 'Az evvel biri koşarak şu tarafa kaçtı.' diye savuşturmuş. Nihayet biraz sonra Napolyon'un muhafızları yetişmişler. Bakkal ömründe bir daha karşılaşamayacağı Napolyon'a sormuş: - 'Efendim, af buyurun ama merak ettim, ölümle bu denli burun buruna gelmek nasıl bir duygu?' Napolyon birden öfkelenmiş. - 'Sen kim oluyorsun da benimle böyle dalga geçercesine konuşabiliyorsun?' diye bağırmış. Hemen askerlerine, adamcağızı kurşuna dizmelerini emretmiş. Askerler bakkalın gözünü bağlayıp, karşısına dizilmişler. Mermiler namlulara sürülmüş, artık 'ateş' emri verilecek... Adamcağız içinden - 'Ah, ne yaptın sen? Şimdi ölüp gideceksin diye düşünürken, Arkadan bir çift el uzanmış, gözündeki bağı açmış. Karşısında Napolyon varmış. Tek cümleyle cevaplamış Napolyon: - 'İşte böyle bir duygu!' Yaşayarak öğrenmek, bedeli en yüksek öğrenmebiçimidir
_hasretim
Konu: Geri: Hikaye ve makalelerinizi bizimle paylaşabilirsiniz. Çarş. Haz. 18, 2008 10:09 am
Saatimi Sana Kuruyorum... Ordamısın?
Artık biliyorum. Varsın. Gönderdiğin mesajlar, kendi kendime gönderdiklerimden çok farklı. Birinin, benden başka birinin soluğunu taşıyorlar. Benim yazdıklarımın da sana benzer bir yabancı ruhu taşıdıklarını biliyorum. Ama yine de klavyeye dokunan parmaklarım kadar emin değilim, kuşkularım var. Parmaklarım rahat, mutlu, yazmayı seviyorlar. Benden bağımsızlaştıkları, neredeyse başka birilerine dönüştükleri yazma anlarının keyfini çıkarıyorlar. Oysa ben tıpkı küçüklüğümde avucuma konan hayali kuşları yakalayan, pişiren, sonra da okuldaki küçük kardeşlerine bırakmadan yiyen tuhaf yaratıklara dönüştükleri zamanlardaki gibi tedirginlikle bakıyorum parmaklarıma. Avucuma konan mesajlara, senden gelenlere baktığım gibi&
İçinde yaşadığım beden ile içinde yaşamayı arzuladığım metin arasında açılan uçurumdan ürküyorum. Benden kopan metnin, uçurumun ötesinde bir yerlerde senin metinlerinle, başkalarının metinleriyle ayrı bir alemin içinde salındıklarını görüyorum. Sonra seni merak ediyorum. O uçurumu senin de gördüğünü, kenarında yapayalnız, türlü meraklar ve kuşkular içinde beklediğini düşlüyorum. Uçurumun öteki kıyısında rüzgarla savrulan yaprakları sayarken elimde düşlediğim metinlerden başka bir şey kalmayacağını anlıyorum.
Çok şey söylemek isterdim. Türlü kurguların, oyuncaklı metinlerin, uçucu masalların içinde buluşmak isterdim seninle. Fakat acelem var. Sana bir an önce ulaşmak istiyorum. Nedenini anlayamadığım panik bir savaş öncesi çılgınlığı gibi her düşündüğümde sızıyor, gitgide ele geçiriyor. Sanki metinler olmasa, yazdıklarım olmasa, yazdıkların olmasa, ben de olmayacağım. Oysa bir tuşa basıp da bu metni de diğerleri gibi boşluğa fırlattığım anda soluğum tükeniyor. Tekrar Araf tedirginliği başlıyor : Dayanılması güç bir bekleyiş& Mesajın olmadığı yer benim ölümüm !
Her şeye rağmen ümitliyim, değil mi ki yazı var& İstiyorum ki yazdıklarımız, mesajlarımız, oyunlarımız, şakalarımız, hepsi, kimsesiz ruhumuzu bu tuhaf alemde çoğaltacak aynalar olsun. Fakat bilemiyorum. Orada mısın ? Şu anda mısın ? Yazdıklarının anında mısın ? Yoksa her şeyi unuttuğun bir anda mısın ?
Saatimi senin anın için kuruyorum. Okuma anın için, yazma anın için, yazılma anın için, senin için& Çok bekletmeyeceksin değil mi ? Uçurumun ötesine de olsa soluğunu fırlatacaksın, değil mi ?
İşte ben buradayım...
_hasretim
Konu: Geri: Hikaye ve makalelerinizi bizimle paylaşabilirsiniz. Çarş. Haz. 18, 2008 11:22 am
Acılar
Zamanın birinde bir oduncu, ormanda odun keserken çalı arasında bir yılana raslamis. Elindeki baltayı kaldırıp yılanın başını vurmak üzereyken bir an göz göze gelmiş. Yaradana olan aşkı -yılan bile olsa- yaratılana yansımış ve yılanı vurmaya kıyamamış. Yılan da duygulanmış, dile gelmiş.Ey insanoğlu, sen bana kıyamadın, ben de sana bir iyilik edeceğim demiş.Bir kör kuyuya dalmış ve kaybolmuş. Biraz sonra ağzında bir altın lira ile dönmüş ve oduncuya uzatmış. "Bundan böyle ömür boyu sana her gün bir altın lira vereceğim." Oduncu altını bozdurmuş ve evinde o gün şenlik olmuş. Hiç kimseye olan biteni anlatmamış, ailesi dahil.Herkes sadece oduncunun çok çalıştığı için durumunun düzeldiğini zannetmiş.Yıllar boyu her gün o kör kuyunun başına gitmiş, yılan ile bulusmuş ve altınını almış. Gel zaman git zaman, oduncu ağır hastalanmış. Kuyunun başına gidemez olmuş. Bir kaç gün geçince bolluğa alışmış evinde darlık başlamış. Oduncu oğlunu yanına çağırmış ve yılanın sırrını anlatmış. "Git kör kuyunun başına ve oğlum olduğunu söyle, yılan sana altın verecek" demiş. Oğlu inanmamış ama gitmiş, yılan önce saklanmış, sonra ortaya çıkmış. Onun oduncunun oğlu olduğuna iyice kanaat getirince de kuyuya inip bir altın getirmiş. Oğlan önce inanmadığı hikayenin gerçek olduğunu görünce hırsa kapılmış, kimbilir daha ne kadar altın var kuyudan içeride demiş....Hırsla yılanı öldürmek için bir hamle yapmış, ıskalamış ama yılanın kuyruğunu koparmış. Yılan da can havliyle dönüp oğlanı sokmuş ve öldürmüş. Akşam yaklaşıp da oğlu gelmeyince oduncu iyice endişelenmiş. Hasta yatağından sürünerek bile olsa kalkmış. Kuyunun başına gitmiş ki oğlu cansız yatıyor. Yılan o arada görünmüş ki, kuyruğu yok ve kanlar içinde.. Oduncu durumu anlamış ve çok üzülmüş. Canının parçası oğlu yerde cansız, yıllardır velinimeti olan yılan yaralı... Hatalı olan oğlum olmalı demiş ve yılandan özür dilemiş. Tekrar dost olalım demiş... Yılan ise acı acı gülümsemiş. Çok isterdim ama... Sende bu evlat acısı... Bende de bu kuyruk acısı varken biz artık dost olamayız.
Bu öykü, çiftlikten çiftliğe, yarıştan yarışta koşarak atları terbiye etmeye çalışan gezgin bir at terbiyecisinin genç oğluna kadar uzanır. Babasının işi nedeniyle çocuğun orta öğretimi kesintilere uğramıştı. Orta ikideyken, büyüdüğü zaman ne olmak ve yapmak istediği konusunda bir kompozisyon yazmasını istedi hocası.. Çocuk bütün gece oturup günün birinde at çiftliğine sahip olmayı hedeflediğini anlatan 7 sayfalık bir kompozisyon yazdı. Hayalini en ince ayrıntılarıyla anlattı. Hatta hayalindeki 200 dönümlük çiftliğin krokisini de çizdi. Binaların, ahırların ve koşu yollarının yerlerini gösterdi. Krokiye, 200 dönümlük arazinin üzerine oturacak 1000 metrekarelik evin ayrıntılı planını da ekledi. Ertesi gün hocasına sunduğu 7 sayfalık ödev, tam kalbinin sesiydi.. İki gün sonra ödevi geri aldı. Kağıdın üzerinde kırmızı kalemle yazılmış kocaman bir "0" ve "Dersten sonra beni gör" uyarısı vardı. "Neden "0" aldım?" diye merakla sordu hocasına, çocuk.. "Bu senin yaşında bir çocuk için gerçekçi olmayan bir hayal" dedi, hocası.. "Paran yok. Gezginci bir aileden geliyorsun. Kaynağınız yok. At çiftliği kurmak büyük para gerektirir. Önce araziyi satın alman lazım. Damızlık hayvanlar da alman gerekiyor. Bunu başarman imkansız" ve ekledi: "Eğer ödevini gerçekçi hedefler belirledikten sonra yeniden yazarsan, o zaman notunu yeniden gözden geçiririm." Çocuk evine döndü ve uzun uzun düşündü. Babasına danıştı. "Oğlum" dedi babası "Bu konuda kararını kendin vermelisin. Bu senin hayatın için oldukça önemli bir seçim!." Çocuk bir hafta kadar düşündükten sonra ödevini hiçbir değişiklik yapmadan geri götürdü hocasına.. "Siz verdiğiniz notu değiştirmeyin" dedi.. "Ben de hayallerimi..".....
O orta 2 öğrencisi, bugün 200 dönümlük arazi üzerindeki 1000 metrekarelik evinde oturuyor. Yıllar önce yazdığı ödev şöminenin üzerinde çerçevelenmiş olarak asılı. Öykünün en can alıcı yanı şu: Aynı öğretmen, geçen yaz 30 öğrencisini bu çiftliğe kamp kurmaya getirdi. Çiftlikten ayrılırken eski öğrencisine "Bak" dedi, "Sana şimdi söyleyebilirim. Ben senin öğretmeninken, hayal hırsızıydım. O yıllarda öğrencilerimden pek çok hayal çaldım. Allah' tan ki, sen, hayalinden vazgeçmeyecek kadar inatçıydın
Daha henüz 18 yaşındaydı ama hayatının sonundaydı. Tedavisi mümkün olmayan ölümcül bir kansere yakalanmıştı. Kahır içinde eve kapatmıştı kendini...Sokağa çıkmıyordu. Annesi, bir de kendisi. O kadardı bütün hayatı... Bir gün fena halde sıkıldı, dayanamadı, attı kendini sokağa... Bir yığın vitrin önünden geçti, tam bir CD satan dükkânı da geride bırakmıştı ki, bir an durdu, geri döndü, kapıdan içeri, gözüne hayal meyal takılan genç kıza bir daha baktı. Kendi yaşlarında harika bir genç kızdı tezgahtar... Hani,ilk bakışta aşk derler ya, öyle takılıp kalmıştı işte...İçeri girdi. Kız, gülümseyerek koştu ona; "Size nasıl yardım edebilirim?" diye. Nasıl bir gülümsemeydi o...Hemen oracıkta sarılıp öpmek istedi kızı... Kekeledi, geveledi, sonra "Evet!" diyebildi. Rastgele birini işaret ederek; "Evet, şu CD'yi bana sarar mısınız?" dedi. Kız CD'yi aldı, içeri gitti, az sonra paketle geri geldi. Genç kızdan aldı paketi, çıktı dükkündan, evine döndü. Paketi açmadan dolabına attı... Ertesi sabah gene gitti aynı dükkâna...Gene bir CD gösterdi kıza, sardırdı, aldı eve getirdi, attı paketi dolaba gene açmadan...Günler hep alınıp, sardırılan CD'lerle geçti. Kıza açılmaya bir türlü cesaret edemiyordu. Annesine açıldı sonunda...Annesi; "Git konuş oğlum, ne var bunda?" dedi. Ertesi sabah,bütün cesaretini topladı, erkenden dükkâna gitti. bir CD seçti. Kız gülerek aldı CD'yi, arkaya gitti paketlemeye. Kız içerdeyken bir kâğıda "Sizinle bir gece çıkabilir miyiz?" diye yazdı, altına telefon numarasını ekledi,notu kasanın yanına koydu gizlice. Sonra,paketini alıp kaçtı gene dükkândan... İki gün sonra evin telefonu çaldı... Anne açtı telefonu. Dükkândaki tezgahtar kızdı arayan. Delikanlıyı istedi, notunu yeni bulmuştu da... Anne ağlıyordu... "Duymadınız mı?" dedi. "Dün kaybettik oğlumu." Cenazeden birkaç gün sonra anne, oğlunun odasına girebildi sonunda. Ortalığa çeki düzen vermeliydi. Dolabı açtı, oraya atılmış bir yığın açılmamış paket gördü. Paketleri aldı, oğlunun yatağına oturdu ve bir tanesini açtı. İçinde bir CD vardı, bir de minik not... "Merhaba, sizi öyle tatlı buldum ki, daha yakından tanımak istiyorum. Bir akşam birlikte çıkalım mı? Sevgiler... Jacelyn " Anne, bir paketi daha açtı, onda da bir CD ve bir not vardı: "Siz gerçekten çok tatlı birisiniz, hadi beni bu gece davet edin, artık. Sevgiler...Jacelyn "
Hikaye ve makalelerinizi bizimle paylaşabilirsiniz.